23 Şubat 2010 Salı

Saksıya girin efenim!

Geçen gün televizyonda bi' teyze "Aman efendim kapanmışlar bi ekrana orda sebze meyve yetiştirip hayvanlara bakıyorlar. Bi' ekrandaki sanal imgelerden kendilerine bir dünya kuruyorlar. Halbuki gitsinler bi' saksıda çiçek yetiştirsinler değil mi efenim?" gibi şeyler söylüyodu. Babam da benim karşı çıkacağımı bilir bi' edayla sesli tepki vermeyip gözleriyle onaylıyordu teyzeyi. Bu teyze dediğim insan da abla denebilcek yaşta bi' psikoog idi sanırım ama kendisine sevimli gelen ancak o kadar da sevimli bulmadığım fikri dolayısıyla onu yaşlandırıp teyze konumuna getirmiş olabilirim.

Şimdi efendim birkaç pürüz var bu öneride, savunasım geldi kendimi, çiftliğimi. Bi' kere bu teyze gerçek hayata dönülmesini öneriyorsa eğer, hayat sokaktadır saksıda değil. Ve fark edileceği üzere gerçek hayatta bizim sanal çifliğimize karşılık önerdiği şey ancak bir saksı olabilmektedir. Haydi gidelim tarlamıza hasat toplayalım diyememekteyizdir. Diyenler de mecburiyetten demektedir, tercihleri o yönde olduğu için değil.

Çiftlikte herkes mutlu mesut yaşamaktadır efendim. İnekle tavuk, çiçekle böcek, atla boğa, bir sürü ağaç, hatta penguen. Evet gerçekçi değil. Ama güzel. Penguenin kuzey yarımkürede ne işi var değil mi? Fillerle ne işi var ya da? Nasıl domatesle pirinci aynı tarlada yetiştiriveriyorum değil mi? Çayla muz ağacı aynı tarlada olur mu hiç öyle değil mi? Gerçek (?) dünyada da oluyor aslında. Domatesi her mevsimde alıveriyoruz, hiçbir şeyin zamanını beklemek zorunda kalmıyoruz. Her şey her istediğimizde elimizin altında, ama mutlu mesut muyuz gerçekten?

Valla şekerim benim çiftlikte hayvancıklar mümkün olduğunca özgürler. Gerçek hayatta olmayan ve olduramayacağım şeyleri orada gerçekleştiriyorum. Hayvanları çitlerin arasına sıkıştırmıyorum, rahat bırakıyorum. İsterlerse kavga etsinler. Tavuklar atları gagalar belki gözleri yerse. Ama bir aradalar işte. Düzenli olayım hepsini ayrı bi' çitin arkasına atayım diyenler de var. Kendileri bilir. Ben herkes takılsın istediği gibi diye düşünüp rahat bırakıyorum. "Gerçek" hayatta bir türlü göremediğim herkesin bir arada olması halini çiftlikte yaşatıyorum. Bi' saksıda olacak şey mi bu?

Sen kendini kısıtlamışsın bebeğim, gerçek hayatta da herkesle bir arada olabilirsin mi diyorsunuz? Yeter ki iste, yeterince cesur ol mu diyorsunuz? Emin misiniz? Herkes birbirini çitlerle örmemiş yani öyle mi? Herkes birbirini dinliyor kimse kendini iletişime kapatmıyor öyle mi? Bilmem. Bana hiç öyleymiş gibi gelmedi. Sadece çiftlikte çitleri kaldırabiliyorum. Sadece sanal ortamda hayallerimizin gerçek olmasına izin veriliyor da diyebiliriz tabii. Ama o zaman bu yazı bitmez. Öpüyorum. Görüşürüz.

Bigo

11 Şubat 2010 Perşembe

Tehlikenin farkında mısın?

Her şey tatlı bir gülümsemeyle başlar. Biraz konuşur kaynaşırsınız. Daha sonra hiç bilmediğiniz, tahmin bile edemeyeceğiniz yönlerini görürsünüz. Birden içinizde daha önce de belki hissettiğiniz garip bir sıcaklık olur, hoşlanırsınız. Her gün her dakika konuşmak istersiniz. Her şey böyle başlar ama her şey düzmecedir aslında.

Tesadüf değildir tanışmanız. Bakışlarıyla vurmuştur seni. Tarih 11 Şubattır. Senin aklında hiç yokken bir anda belirmiştir. Hoşuna da gitmiştir böyle girmesi hayatına. Bir anlık aptallaşırsın. Tuzağa düşmüşsündür.

Tarih 12 Şubattır. Aptal aptal halen dün'ü hatırlamaktasındır. Aniden telefonunda bir mesaj belirir. Okursun. Mesaj O'ndan gelmektedir. Akabinde muhabbetiniz arttıkça artar. Bu günü 13 şubat takip eder. Avlanmışsındır.

Tarih 14 Şubattır. Dün gece "çıkmaya" başlamışsınızdır. Bitmez gibi gelmektedir. Ama bitecektir. Candan Erçetin bile onaylamıştır durumu. Sevgililer günü diye aptal bir şeyi kutluyorsunuzdur. Aptaldır ama sizi birleştiren sahne arkası oyuncusu da odur.

Tarih 10 Şubattır. Plan yapılmaktadır. Yarın akşam artık her kim olursa onunla samimiyet kurulacaktır, ve bir sevgililer günü daha yalnız geçirilmeyecektir. Karar verilmiştir.

Tarih  15 Şubattır. Sen sarhoşluğunu yaşarken, o ayrılık planlarına başlamıştır.

Aşağı yukarı 1 hafta sonradır. Anlaşamamışsınızdır ve ayrılmışsınızdır.

Garip bi şekilde garip bir üzüntü kaplar vücudunu. Gerçek şudur ki 14 Şubat tehlikedir.

Tehlikenin farkında mısın?

06 Şubat 2010 Cumartesi

AŞK!

Bu Şems çok kuğl bi' ağbimiz imiş. Kendini çok yaşlı hissedenler benim "ağbi" kelimemden rahatsızlık duyuyo ama sanırım bu onların sorunu ve aslında yazdıklarımı okumadıkları için çok da fark etmez. Neyse diyorum ki pek seviyorum Şems'i. Tebrizli olan. Zamanımda yaşayaymış da ben de saatleeeeeerce konuşaymışım kendisiyle. Herkese nasip olmuyo tabii, evet.

Beni kendime getirdi o. Kızıl Çömez sen bana mürit olamazsın dediğinde ben resmen üstüme alındım. Kızıl Çömez'den çok daha fazla ümit vaad ettiğimi düşünüyorum ama. Evet utanmadan iddia ediyorum hatta! Aşk'taki karakter kurguysa bile idol olmayı hak ediyor benim gözümde. Eksik kalan bir şeyler var tabii. Onlar için Makalat'a başvurucam bakalım.

"Ee bu kadar ballandırdın nesini sevdin bakem?" derseniz, nasıl anlatsam bilemiyorum. İkiyüzlü değil işte adam. İşin özü bu. Korkak da değil. İkiyüzlü olmazsın ama korkup iki laf edemezsin ya, o da hiç fayda getirmez tabii -ki aslında o da ikiyüzlülüktür- öyle değil Şems. Hâl böyle olunca bir yerde fazla duramıyo hayatta kalabilmek için. [Bugün de değişen bir şey yokmuş bak.] Sufi işte. Yerim ben onu. Bu kadar yavşak yazıyorum diye sanılmasın ki ben başımda kavak yelleri, takıldım bir rüzgara gidiyorum. Sadece samimiyim. Yaşlı hissetmeyin kendinizi. Anlayın canım!

BİGO

05 Şubat 2010 Cuma

Sosyal Araştırma: Facebook

Günümüzde sigara, alkol ve uyuşturucu almış başını yürüyor. Ama bunların hepsinden daha korkunç yepyeni bir bağımlılık var. Mavi zehir. Adı: Facebook
Facebook "mutluluk hormonu" olarak da bilinen Serotonin'i öyle bir arttırıyor ki sanki ekip biçtiğiniz o çiftlik ürünlerini akşam yemeğinde yiyor, inekten sağılan sütü yine çiftliğinizde yetişen buğdaydan imal ettiğiniz gevrekle yiyorsunuz. Sadece Çiftlikle de sınırlı değil. Mafya savaşlarında bugün bir Corleone'li Rico olurken yarın kan emen bir vampire dönüşebiliyor, hatta bütün bunlar olurken arada arkadaşlarınızı dürtebiliyorsunuz. Biz Türk'üz el şakasını pek severiz.
Sosyal Sorumluluk projesi çerçevesinde Bo.K. araştırma grubu olarak konuya eğildik ve ufak çaplı bir araştırma yaptık.

Emrah Demirbilek (30), Ankara: Geçen yaz kızlı erkekli bir ortamımız vardı. Dillerden düşmüyordu Facebook Facebook diye herkes söylüyordu. Ben sevmiyordum böyle şeyleri. Bize tersti anlatabildim mi? Sonra dediler gel bi defadan bir şey olmaz. Dedim "istemiyorum agalar!", dediler " Ya bak kötü bir şey olsa biz yapar mıyız?", sonra "al dedi, hesap al dedi, oturum aç dedi" bana. İlk bir gezindim iki üç arkadaşımı dürttüm sonra osmanlı poke ekledim azıcık da öyle dürttüm enseye tokat, kele şaplak öyle takıldım biraz. Sonra ne olduysa biRden qaRip qaRip YasMaya ßa$ladim.. dAyaNamiYorum aßi iZn Verrsen ßen ßi FaCeYe qirCem!(:

Don Vito Corleone (72), Sicilya: En çok mafya eklentisini seviyorum. Resmen orda da babayım.

Marc Zuckerberg (29), N.Y.: Bi gece oturdum karı kız düşürcem diye arkadaşlık sitelerinde girdim. Baktım hesap alınca para isteniyo ben de kendim kurarım dedim. Hep ondan oldu. Ama param var şimdi. Bi tane araba alıcam. Bi de bilgisayar.

Mariocu küçük kız (3), İstanbul: Dürtücemmm diye bağırırrrr!!! Yapıyoduum giriyoduuum ben yapıcağğğğğdıım

Old McDonald (??), Texas: Farmville'de 70 dönüm arsam var. Aklına ne gelirse bende. Bi ara bana inek yollasana inek. Gift ama.
Emolara üzülen kız (17), Emoville:  Artıık imoları raat bırakığğn!! beni de raat bırakıığn !! (çat! Dayanamadık şamarı bastık.)

İddacı genç grubu (16-19), Karaköy ganyan bayii önü: İddasına varım abi sana anket yapıcak 500.000 kişi toplarım. Topliyim mi? Topliyim bak? İnanmıyosan iddasına girerim sana toplayacağıma inanan 100.000 kişi toplarım. (eeh..)

Görüldüğü üzere insanlar artık Facebookta yaşıyor, orada iddaya giriyor, sinir krizi geçiriyor, tarım yapıyor, yiyor, içiyor, neyseki henüz s*çamıyor. 

Bir başka sosyal sorumluluk projesinde daha buluşmak üzere.
Esen kalın.

Bir çerez hikayesi

Her sabah yedide kalkar önce bir yüzümü yıkarım. Daha sonra tuvalete girer biraz demlenirim. Arada bir sigara  yakarım. Yarı dolu maşrapanın içine silkerim külümü. Her sabah istisnasız 2 dakika sifonun üzerindeki "Visam LORD" yazısını okurum. Visam'ın yazı karakterini oldum olası sevmişimdir. Sarkaçlı sifon dahi olsa LORD yazması ne denli kaliteli olduğuna işaret eder. İşim bitince sarkacı çeker giderim.
Kahvaltımı istisnasız ekmek, peynir ve zeytinle yaparım. Zeytini çekirdeksiz sevmem karaktersiz gelir bana. "Ayakkabı boyasıyla boyanıyo!" denildiğinden beri siyah zeytin almam eve. Kahvaltıda illaki gazetemi okurum. Masanın üzerine peynir düşünce ister istemez bakarım. gözüm Hakan Şükür'ün "Torino'ya gidiyor" haberine ilişir. Gazetenin tarihine bakarım. O kadar eskidir ki yazmamaktadır. Zaten hafızam da iyi değildir. Hemen unuturum. Çıkmadan önce işim gereği dişlerimi fırçalarım. Fırça ve macun stoğunu sağolsun şirket karşılamaktadır. Hayır duamı eder suyu tükürür evden öyle çıkarım. Servisi beklemek üzere otobüs durağına giderim her sabah. Orada küçük bir çocuk vardır adı Refik. Arada bir konuşurum onunla. Geçen hafta "Büyüyünce ne olucan?" diye sorduğumda "Polat olcam yaee" demişti. Şimdiyse "dayı" olmak istiyormuş. Polat'ı çıkarttım ama Dayı kim çözemedim. Televizyon izlemem ben pek. Radyo dinlerim. Serviste hep ismail ekolleri çalıyor. Onları çok seviyorum. Bugün cuma İsmail YK günü. Dün de İsmail Türüt vardı. Karadenizi andık hep.
Servise bindiğimde arka koltuğa oturmam. Orası gençlerin yeridir. Genelde boş ise cam kenarı; dolu ise 3. sıranın orta koltuğunda kendime yer bulurum. Hemen kapı önüdür. Hemencik inerim. İşim gereği az su içer sakız ve şekeri ağzıma koymam.
Büyük bir kuruyemiş fabrikasında ayçekirdeği ayıklayıcısıyım ben. Tek tek çitliyorum sizin için. Nasıl bir lükstür bilemedim ama evet onları ben ayıklıyorum. Yerken beni düşünün diye anlattım size bütün bunları. Rekorum 1 saatte 675 adet "çit". Pek konuşmam ama sıkı çitlerim.
Bi sevdiğim vardı. Elbet görmüşsünüzdür hepiniz. Ünlü de sayılırdı baya. Aynı departmandaydık. Orada kabuk tükürürken yapılan o garip muhabbetle tanıştık. Hatta bana japonca bile öğretti. Neden sonra o ünlü oldu. Resimlerini boy boy paketlere bastılar. Japon çekirdek diye de piyasaya sürdüler. Bitirdiğim bi paket çekirdeği götürdüm kendisine pakedimi imzalaması için. Ama o beni tanımadı bile. Yıkıldım. Bir dakika bile duramazdım artık yanında. Ben de kendi şirketimi kurdum hemen, o gün, orada. En zirveye taşıdım şirketimi. Sonra bana bi sıkıntı geldi. Sattım ne var ne yoksa. Yine başladığım yerdeyim.
Ben kim miyim? Merhaba adım Peyman benim.

04 Şubat 2010 Perşembe

Ukala

Geçenlerde bi' ukalalık yaptım. "Noolmuş ya bu bloga çok karmaşık görünüyo! Höffff! Affra tafffra!" dedim. Ama sevimli olmuş yahu. İtiraf ediyorum. Zaten o yüzden şu an hâlâ böyle =P Ama bi' gün şablon değişince bu yazdığım yazı son derece anlamsız olucak. Farkındayım.

BİGO

03 Şubat 2010 Çarşamba

Portakal

Garip turuncu bir meyvedir portakal,
Top desen değildir,
Dünyamızın şekli gibi geoiddir portakal!
Kış meyvesi olarak görünür amma,
yazın meyva salatasına da yakışır portakal!

Hollanda'nın bir nevi sembolü,
Votkanın biricik idolü,
Olmamışı acıdır sevilmez,
Reçeli kavanozda 3 gün bekleyemez. (:

Mandalinaya abilik eder,
Greyfurta uzaktan selam eder.
Turunçgillerle akrabadır falan tamam ama,
Nedense en güzel çikolatayla gider.

Reha Muhtar'ı görünce aklıma gelir hep,
Tipinden kaynaklanıyo olsa gerek (:
Bir de çekirdeklileri var ki,
Olmamış karpuz gibi bence; kelek.

Ölçü birimidir zaman zaman,
Ne zaman kullanılır ona ben karışmam,
Makbuldür tabii ki,
Her daim sevilmez bence karpuz falan.

Amerika'da bi tanıdığım var,
Orange County'de koskocaman evi var.
Bahçesinde ağaçları bizzat ben budadım,
Ondaki de inanmasın bizim manavdaki portakal Washington.

Güneş vurunca enseye kızdırır,
Portakal da o hesap kurur kararır.
Nefret ederim sevmem kurumuşunu,
Çöpe atarken ağlarım biricik Portoşumu

Bir yaşam stili portakal,
Bak anlamıyorsan,
Senin için geliyor Ferda'dan:
Sen neredeysen orda kal.

02 Şubat 2010 Salı

Bubacığıma

Günlerden bir gün -muhtemelen dündü ya da evvelki gün- babacığım, benim kaloriferin yanında ayaklarımı uzatıp kitap okuma keyfime keyif katmak istemiş, bana kahvaltı hazırlamıştı. Bense zaten kahvaltı etmiştim. Ve beni sevindirmek için emek vermiş olan o insancağıza dedim ki:
"Aa ellerine sağlık ama ben sadece çayı içsem de diğerlerini yemesem olur mu?"
Tamam kendi çapında masum ama değil de aynı zamanda. Ne gereği var bunu demenin? Sonra bu sevimliliğinin, jestinin ters tepmesine üzüldü kendisi haliyle. "Ne zaman yedin, ne yedin?" diye sordu şaşkın şaşkın. Hâlâ masanın üstünde duran eski kahvaltı tepsimi göstererek -ve bunu söylerken sevimli olduğumu sanarak- "Bakınız masanın üstünde önceden yapmış olduğum kahvaltıdan kalanlar" gibi bi' şey söyledim. "Aaa hay Allah!" dedi babacığım.

Birinden hediye aldığımızda hediyeyi beğensek de beğenmesek de sevinmek gibi bi durum bu. Önemli olan karşındaki insanın seni düşünmüş olması. Gerçekten! Kimse kimseye hediye almak zorunda değil ki! Boşuna bi' boka benzemiyo bu hediye diye düşünmenin bi' alemi yok. Herkes son derece yaratıcı olacak, senin ne istediğini sen söylemeden bilecek diye bi' şey de yok.

Kendime küfrettim ben de babama öyle bi' şey dediğim için. Bre aptal! Adamcağız özene bezene hazırlamış, ne var bi' şey demesen? Ne var biraz daha hızlı düşünsen ya da konuşmadan önce biraz daha düşünsen?
Yıllar önce babamla birlikte aldığımız dondurmanın evde alıcısı çıkmadığında babam eve girer girmez yetiştirmiştim bunu babama da, annem "Niye söylüyosun hemen Allah Allah!" demişti. Ben de kırılıp suçlu hissetmiştim kendimi. Annem de ben de haklıydık kendimizce, haksızdık aynı oranda. Ama ben yıllardır doğrucu olduğumu sanarak kırıcı olmaya devam ediyorum ve bu yüzden kendime kızıyorum. Gerçi belki annem bana kızmaktan farklı bi' taktik kullanmış olsaydı ben de kendime kızıyor olmazdım hâlâ. Ama madem ki bunu fark ettim, artık taktiğimi değiştirebilirim. Kazık kadarım af edersiniz.

Nitekim babamdan özür diledim. Öpersem geçer belki diye yavşadım hatta. Kendi kendime söz verdim birazcık daha düşünceli olacağıma dair. En azından düşünemediğim anlar adına özür dileyebiliyorum artık. Geç olsun güç olmasın. =D

BİGO
 
 
Copyright © Boya Kalemlerim
Blogger Theme by BloggerThemes Design by Diovo.com