AŞK!

Bu Şems çok kuğl bi' ağbimiz imiş. Kendini çok yaşlı hissedenler benim "ağbi" kelimemden rahatsızlık duyuyo ama sanırım bu onların sorunu ve aslında yazdıklarımı okumadıkları için çok da fark etmez. Neyse diyorum ki pek seviyorum Şems'i. Tebrizli olan. Zamanımda yaşayaymış da ben de saatleeeeeerce konuşaymışım kendisiyle. Herkese nasip olmuyo tabii, evet.

Beni kendime getirdi o. Kızıl Çömez sen bana mürit olamazsın dediğinde ben resmen üstüme alındım. Kızıl Çömez'den çok daha fazla ümit vaad ettiğimi düşünüyorum ama. Evet utanmadan iddia ediyorum hatta! Aşk'taki karakter kurguysa bile idol olmayı hak ediyor benim gözümde. Eksik kalan bir şeyler var tabii. Onlar için Makalat'a başvurucam bakalım.

"Ee bu kadar ballandırdın nesini sevdin bakem?" derseniz, nasıl anlatsam bilemiyorum. İkiyüzlü değil işte adam. İşin özü bu. Korkak da değil. İkiyüzlü olmazsın ama korkup iki laf edemezsin ya, o da hiç fayda getirmez tabii -ki aslında o da ikiyüzlülüktür- öyle değil Şems. Hâl böyle olunca bir yerde fazla duramıyo hayatta kalabilmek için. [Bugün de değişen bir şey yokmuş bak.] Sufi işte. Yerim ben onu. Bu kadar yavşak yazıyorum diye sanılmasın ki ben başımda kavak yelleri, takıldım bir rüzgara gidiyorum. Sadece samimiyim. Yaşlı hissetmeyin kendinizi. Anlayın canım!

BİGO

Sosyal Araştırma: Facebook

Günümüzde sigara, alkol ve uyuşturucu almış başını yürüyor. Ama bunların hepsinden daha korkunç yepyeni bir bağımlılık var. Mavi zehir. Adı: Facebook
Facebook "mutluluk hormonu" olarak da bilinen Serotonin'i öyle bir arttırıyor ki sanki ekip biçtiğiniz o çiftlik ürünlerini akşam yemeğinde yiyor, inekten sağılan sütü yine çiftliğinizde yetişen buğdaydan imal ettiğiniz gevrekle yiyorsunuz. Sadece Çiftlikle de sınırlı değil. Mafya savaşlarında bugün bir Corleone'li Rico olurken yarın kan emen bir vampire dönüşebiliyor, hatta bütün bunlar olurken arada arkadaşlarınızı dürtebiliyorsunuz. Biz Türk'üz el şakasını pek severiz.
Sosyal Sorumluluk projesi çerçevesinde Bo.K. araştırma grubu olarak konuya eğildik ve ufak çaplı bir araştırma yaptık.

Emrah Demirbilek (30), Ankara: Geçen yaz kızlı erkekli bir ortamımız vardı. Dillerden düşmüyordu Facebook Facebook diye herkes söylüyordu. Ben sevmiyordum böyle şeyleri. Bize tersti anlatabildim mi? Sonra dediler gel bi defadan bir şey olmaz. Dedim "istemiyorum agalar!", dediler " Ya bak kötü bir şey olsa biz yapar mıyız?", sonra "al dedi, hesap al dedi, oturum aç dedi" bana. İlk bir gezindim iki üç arkadaşımı dürttüm sonra osmanlı poke ekledim azıcık da öyle dürttüm enseye tokat, kele şaplak öyle takıldım biraz. Sonra ne olduysa biRden qaRip qaRip YasMaya ßa$ladim.. dAyaNamiYorum aßi iZn Verrsen ßen ßi FaCeYe qirCem!(:

Don Vito Corleone (72), Sicilya: En çok mafya eklentisini seviyorum. Resmen orda da babayım.

Marc Zuckerberg (29), N.Y.: Bi gece oturdum karı kız düşürcem diye arkadaşlık sitelerinde girdim. Baktım hesap alınca para isteniyo ben de kendim kurarım dedim. Hep ondan oldu. Ama param var şimdi. Bi tane araba alıcam. Bi de bilgisayar.

Mariocu küçük kız (3), İstanbul: Dürtücemmm diye bağırırrrr!!! Yapıyoduum giriyoduuum ben yapıcağğğğğdıım

Old McDonald (??), Texas: Farmville'de 70 dönüm arsam var. Aklına ne gelirse bende. Bi ara bana inek yollasana inek. Gift ama.
Emolara üzülen kız (17), Emoville:  Artıık imoları raat bırakığğn!! beni de raat bırakıığn !! (çat! Dayanamadık şamarı bastık.)

İddacı genç grubu (16-19), Karaköy ganyan bayii önü: İddasına varım abi sana anket yapıcak 500.000 kişi toplarım. Topliyim mi? Topliyim bak? İnanmıyosan iddasına girerim sana toplayacağıma inanan 100.000 kişi toplarım. (eeh..)

Görüldüğü üzere insanlar artık Facebookta yaşıyor, orada iddaya giriyor, sinir krizi geçiriyor, tarım yapıyor, yiyor, içiyor, neyseki henüz s*çamıyor. 

Bir başka sosyal sorumluluk projesinde daha buluşmak üzere.
Esen kalın.

Bir çerez hikayesi

Her sabah yedide kalkar önce bir yüzümü yıkarım. Daha sonra tuvalete girer biraz demlenirim. Arada bir sigara  yakarım. Yarı dolu maşrapanın içine silkerim külümü. Her sabah istisnasız 2 dakika sifonun üzerindeki "Visam LORD" yazısını okurum. Visam'ın yazı karakterini oldum olası sevmişimdir. Sarkaçlı sifon dahi olsa LORD yazması ne denli kaliteli olduğuna işaret eder. İşim bitince sarkacı çeker giderim.
Kahvaltımı istisnasız ekmek, peynir ve zeytinle yaparım. Zeytini çekirdeksiz sevmem karaktersiz gelir bana. "Ayakkabı boyasıyla boyanıyo!" denildiğinden beri siyah zeytin almam eve. Kahvaltıda illaki gazetemi okurum. Masanın üzerine peynir düşünce ister istemez bakarım. gözüm Hakan Şükür'ün "Torino'ya gidiyor" haberine ilişir. Gazetenin tarihine bakarım. O kadar eskidir ki yazmamaktadır. Zaten hafızam da iyi değildir. Hemen unuturum. Çıkmadan önce işim gereği dişlerimi fırçalarım. Fırça ve macun stoğunu sağolsun şirket karşılamaktadır. Hayır duamı eder suyu tükürür evden öyle çıkarım. Servisi beklemek üzere otobüs durağına giderim her sabah. Orada küçük bir çocuk vardır adı Refik. Arada bir konuşurum onunla. Geçen hafta "Büyüyünce ne olucan?" diye sorduğumda "Polat olcam yaee" demişti. Şimdiyse "dayı" olmak istiyormuş. Polat'ı çıkarttım ama Dayı kim çözemedim. Televizyon izlemem ben pek. Radyo dinlerim. Serviste hep ismail ekolleri çalıyor. Onları çok seviyorum. Bugün cuma İsmail YK günü. Dün de İsmail Türüt vardı. Karadenizi andık hep.
Servise bindiğimde arka koltuğa oturmam. Orası gençlerin yeridir. Genelde boş ise cam kenarı; dolu ise 3. sıranın orta koltuğunda kendime yer bulurum. Hemen kapı önüdür. Hemencik inerim. İşim gereği az su içer sakız ve şekeri ağzıma koymam.
Büyük bir kuruyemiş fabrikasında ayçekirdeği ayıklayıcısıyım ben. Tek tek çitliyorum sizin için. Nasıl bir lükstür bilemedim ama evet onları ben ayıklıyorum. Yerken beni düşünün diye anlattım size bütün bunları. Rekorum 1 saatte 675 adet "çit". Pek konuşmam ama sıkı çitlerim.
Bi sevdiğim vardı. Elbet görmüşsünüzdür hepiniz. Ünlü de sayılırdı baya. Aynı departmandaydık. Orada kabuk tükürürken yapılan o garip muhabbetle tanıştık. Hatta bana japonca bile öğretti. Neden sonra o ünlü oldu. Resimlerini boy boy paketlere bastılar. Japon çekirdek diye de piyasaya sürdüler. Bitirdiğim bi paket çekirdeği götürdüm kendisine pakedimi imzalaması için. Ama o beni tanımadı bile. Yıkıldım. Bir dakika bile duramazdım artık yanında. Ben de kendi şirketimi kurdum hemen, o gün, orada. En zirveye taşıdım şirketimi. Sonra bana bi sıkıntı geldi. Sattım ne var ne yoksa. Yine başladığım yerdeyim.
Ben kim miyim? Merhaba adım Peyman benim.

Ukala

Geçenlerde bi' ukalalık yaptım. "Noolmuş ya bu bloga çok karmaşık görünüyo! Höffff! Affra tafffra!" dedim. Ama sevimli olmuş yahu. İtiraf ediyorum. Zaten o yüzden şu an hâlâ böyle =P Ama bi' gün şablon değişince bu yazdığım yazı son derece anlamsız olucak. Farkındayım.

BİGO

Portakal

Garip turuncu bir meyvedir portakal,
Top desen değildir,
Dünyamızın şekli gibi geoiddir portakal!
Kış meyvesi olarak görünür amma,
yazın meyva salatasına da yakışır portakal!

Hollanda'nın bir nevi sembolü,
Votkanın biricik idolü,
Olmamışı acıdır sevilmez,
Reçeli kavanozda 3 gün bekleyemez. (:

Mandalinaya abilik eder,
Greyfurta uzaktan selam eder.
Turunçgillerle akrabadır falan tamam ama,
Nedense en güzel çikolatayla gider.

Reha Muhtar'ı görünce aklıma gelir hep,
Tipinden kaynaklanıyo olsa gerek (:
Bir de çekirdeklileri var ki,
Olmamış karpuz gibi bence; kelek.

Ölçü birimidir zaman zaman,
Ne zaman kullanılır ona ben karışmam,
Makbuldür tabii ki,
Her daim sevilmez bence karpuz falan.

Amerika'da bi tanıdığım var,
Orange County'de koskocaman evi var.
Bahçesinde ağaçları bizzat ben budadım,
Ondaki de inanmasın bizim manavdaki portakal Washington.

Güneş vurunca enseye kızdırır,
Portakal da o hesap kurur kararır.
Nefret ederim sevmem kurumuşunu,
Çöpe atarken ağlarım biricik Portoşumu

Bir yaşam stili portakal,
Bak anlamıyorsan,
Senin için geliyor Ferda'dan:
Sen neredeysen orda kal.

Bubacığıma

Günlerden bir gün -muhtemelen dündü ya da evvelki gün- babacığım, benim kaloriferin yanında ayaklarımı uzatıp kitap okuma keyfime keyif katmak istemiş, bana kahvaltı hazırlamıştı. Bense zaten kahvaltı etmiştim. Ve beni sevindirmek için emek vermiş olan o insancağıza dedim ki:
"Aa ellerine sağlık ama ben sadece çayı içsem de diğerlerini yemesem olur mu?"
Tamam kendi çapında masum ama değil de aynı zamanda. Ne gereği var bunu demenin? Sonra bu sevimliliğinin, jestinin ters tepmesine üzüldü kendisi haliyle. "Ne zaman yedin, ne yedin?" diye sordu şaşkın şaşkın. Hâlâ masanın üstünde duran eski kahvaltı tepsimi göstererek -ve bunu söylerken sevimli olduğumu sanarak- "Bakınız masanın üstünde önceden yapmış olduğum kahvaltıdan kalanlar" gibi bi' şey söyledim. "Aaa hay Allah!" dedi babacığım.

Birinden hediye aldığımızda hediyeyi beğensek de beğenmesek de sevinmek gibi bi durum bu. Önemli olan karşındaki insanın seni düşünmüş olması. Gerçekten! Kimse kimseye hediye almak zorunda değil ki! Boşuna bi' boka benzemiyo bu hediye diye düşünmenin bi' alemi yok. Herkes son derece yaratıcı olacak, senin ne istediğini sen söylemeden bilecek diye bi' şey de yok.

Kendime küfrettim ben de babama öyle bi' şey dediğim için. Bre aptal! Adamcağız özene bezene hazırlamış, ne var bi' şey demesen? Ne var biraz daha hızlı düşünsen ya da konuşmadan önce biraz daha düşünsen?
Yıllar önce babamla birlikte aldığımız dondurmanın evde alıcısı çıkmadığında babam eve girer girmez yetiştirmiştim bunu babama da, annem "Niye söylüyosun hemen Allah Allah!" demişti. Ben de kırılıp suçlu hissetmiştim kendimi. Annem de ben de haklıydık kendimizce, haksızdık aynı oranda. Ama ben yıllardır doğrucu olduğumu sanarak kırıcı olmaya devam ediyorum ve bu yüzden kendime kızıyorum. Gerçi belki annem bana kızmaktan farklı bi' taktik kullanmış olsaydı ben de kendime kızıyor olmazdım hâlâ. Ama madem ki bunu fark ettim, artık taktiğimi değiştirebilirim. Kazık kadarım af edersiniz.

Nitekim babamdan özür diledim. Öpersem geçer belki diye yavşadım hatta. Kendi kendime söz verdim birazcık daha düşünceli olacağıma dair. En azından düşünemediğim anlar adına özür dileyebiliyorum artık. Geç olsun güç olmasın. =D

BİGO

Koyduğun yerdedir!

Az önce havaalanında bizimkileri yolcu ettim. Garip böyle ayrılık. 1 saat önce buradaydılar, şimdi ise havada.

Neyse konumuz o değil. Konumuz (ama sadece ufak bi kısmı) "Anne ve buna bağlı olarak annenin eve getirdiği yeni düzen"
Aynı sendromu "temizlik günü"nden sonra da yaşarım ben. Koyduğum bir şey apayrı bir yere ışınlanmıştır. Az önce mutfakta bana ait olan rafa baktım. Bambaşka bir düzen kurulmuş. Bende besin piramidi vardı mesela. (evet! kendim oluşturdum) Makarnalar en altta daha besin değerleri yüksek besinler de makarnaların üstündeydi. Herşey bitince makarnaya muhtaç kalınıp makarna yeniliyodu. Şimdi öyle mi? Düzen var!

Tencereler muntazam, baharatlar iki dirhem bir çekirdek, tuzluk dolu, yahu rafta pilavlık bulgur bile var. Kötü bir şey değil bu tabiki de.Ama nebileyim hani derler ya "alışmış kudurmuştan beterdir" diye benimkisi de o durum. "Dağınıklığın bir düzen" olduğu felsefesine gönülden inanmıştım ben! En sonunda bozulcak o düzen. Yine yeni bi rejim, yine inkilaplar yapılcak, biberlikler tuzluk olucak, tuz biticek dolmayacak. Besin piramidi geri gelecek!

Ama tabii ki az önce anlatmaya çalıştığım "anne gelince evin düzeni değişmesi" ile "temizlikçi gelince evin düzeni değişmesi" arasında dağlar hatta mevcut ölçeklerle gösterilemeyecek ölçülerde fark var. a.g.e.d.d. 'de anne özenir aşkla şevkle yapar işi; t.g.e.d.d.'de iş-zaman eğrisinin artışı mümkün olduğunca sonsuza yakın olmalıdır, her sektörde olduğu gibi. Bu nedenle t.g.e.d.d.'de iş - kaybolan eşya eğrisinde de oldukça artış görülmektedir.
Hatta artış baktığınız açıdan görülmektedir. Zira bir tek siz görürsünüz. :)

-Ya benim odada hani rafın üst..
+Ben onu hep oralardı sildiydim yoktu eyle bişey.

Fikstir. Kır dök canın saolsun ama çöpe atma yahu! Yapıştırırım ben onu. Belki hatırası var?

Bir de t.g.e.d.d.'de yaşanan özel hayatın gizliliğinin 0'a indirgenmesi olayı var. Hayatında ne var ne yoksa ablam bir bir biliyor (alınan hediyeler, karıştırılmaması gereken resimler falan fıstık). Anne'de emin olamazsın veya sen istediğin için (!) paylaşırsın. Ötekisi ise isteğe bağlı değil kaçınılmazdır.

Yeni ayrılmışsın, o gün evdesin (genelde olmamaya dikkat ederim), evde temizlik var ve tesadüfe bak ki muhabbet ortamı oluşmuş çaylı maylı konuşma almış başını yürüyor. Okul ders muhabbeti atlatıldıktan sonra:

+Kız arkadaşın ne ediyo?
-????!! ee iyi "x" abla nolsun, ayrıldık biz işte öyle yani...
+Annnaam, naptın la kıza?
-(oha..) ya yok öyle değil. Olmadı yürütemedik diye.
Veee "x" abla saf değiştirir!!
+ Amaan boşver sana kız mı yok! Daha güzelini bulursun!

Önce bana golü atıp sonradan, "dur civanımı mağlup etmeyeyim gari" deyip, kendi kalesine çektiği şutla kendine de gol atan "x" ablaya da kızamazsın, gerçi kızsan da ne dersin ki?.. Zaten bi senle konuşur bu mevzuları.. Ayrıca "temizlik günlerinin garipsediğim ama muhabbeti hoşuma da giden" tek bölümüdür bu kısa çay içilen ara.. Artık yaşayamıyor olsam da

+Ya benim şey vardı hani albüm böyle..
- Kız arkadaşının aldığı?? ha bak oraya dolaba koydum kırmızıya..
+(pes!) Saolasın :)


p.s. Fotoğraftaki "x" abla değil. Zaten biz de "french maid" çalıştırmıyoruz. Keza öyle bi olay olsaydı temizlik günlerini kaçırmaz evde kamp kurar beklerdim =D

Ceyhun ve 13. Cuma

Ceyhun Amerika'da yaşayan, kendi çevresinde sevilen, mülayim gibi, bildiğimiz, sıradan bi çocuktu. Derslerindeki başarısı onu en üstlere taşımıştı. SAT sınavından hep ilk yüze giriyor hatta yaptığı sonucu beğenmeyip "tüh yaa şurdan 1 sooru burdan bir boş çıkarmışım deyip" dayağı hakediyordu. Bu inekliği tabii ki gözlerden kaçmadı. Beynelmilel bir kuruluş olan "Smiling Fethullah Coop." bu altın parçası çocuğu görüp "bu bir cevher bunu da saflarımıza katmalıyız" diye düşünüp her hafta etkinlikler düzenleyerek çocuğun ilgisini aklını beynini yediler. O güne kadar futboldan, hokeyden, Squash ve güreşten bi haber büyüyen Ceyhun'un aklı uçtu. "Nebçim güzel bi dünya, Bir sürü kardeş var, abiler var ablalar var" diyerek o sancılı ve geleceğini etkileyecek yolu seçti. SAT sınavına hazırlanan bu bebeler tabii ki birer yarış atı gibi çalıştırılıyor ve günden güne içlerine kapanıyolardı. Her cuma namaza giden tam anlamıyla bir dinibütün olan Ceyhun da aynı kategorideydi yalnız Ceyhun biraz da dangalak bir çocuk olduğundan asıl amaç olan bu namaz fasıllarından sıkılıp, kardeeş top oynayalım mı dedikçe gruptan yavaş yavaş dışlanıyordu. İşte ne olduysa o zaman oldu.. Ceyhun yine bir "kardeeş" diyaloğuna girdiği anda ortamdan şutlandı ve içinde, kendi çocuk yüreğine büyük gelen bir öfke alevlendi. Ceyhun intikam istiyordu.
13 Şubat Cuma günü Ceyhun elinde SAT soru kitapçığı dersaneye geldi. Resmen bambaşka bir çocuk olmuş, baklavalı kazağı çıkartıp; yerine kendi bedeni small olmasına karşı XXXXXXXX..L bir sweatshirt giymişti. Ceyhun gerçekten değişmişti. Kantinden bastırdığı soğuk sandöviçiyle - ki herkese yapılmazdı bu. Ceyhun kantincinin arkadaş bildiği öğrencilerdendi- dersi beklemeye başladı. Ders biyoloji konu Evrim idi. Pek üzerinde durulmamasına karşın Ceyhun'un dangalak hayatında ilgisini çeken tek konuydu evrim. Öğretmenine daha detaylı sorular sordukça ve üsteledikçe öğretmen kızıyor: "Don't believe that bullshit. (sen bunlara inanma emi kuzum. Şeref Darvin ah! Şeref!) " diyordu. İşte ne olduysa Ceyhun'un o pis siniri yüzünden oldu. Öğretmeniyle ağız dalaşına girip öğretmenine "Fuck you Fucking Hore!( Kötü kadın! )" demesi yüzünden oldu. SAT rezil oldu. O çok istediği -ve bence söylemesi en zor olan- Massachusetts Teknik Üniversitesi'ne giremedi.
Yazık ceyhun.